|
1)
Merkez Binada bizim bloktan kovulmadan önce, benim oda, (hocaların
deyişiyle “mavra” odası) bir tür Fakülte Kulübü niteliğindeydi. Ders
aralarında, sabah erken, öğle tatilinde, akşamüstü, yani ne zaman
boş olursa öğretim üyesi arkadaşlar, ne var ne yok diye şöyle bir
odaya uğrarlar ve hızla “memleket kurtarma” tartışmalarına
katılırlardı. Tabii bu arada futbol dedikoduları, fıkralar vs. de
gırla giderdi. Hatta seçim dönemlerinde “seçim toto” dahi oynanırdı.
Hiç aklımdan çıkmıyor, yakınlarda kaybettiğimiz can dostumuz Prof.
Kamuran Pekiner ayağının tozuyla Amerika’dan döndüğünde seçimden bir
gün önce kafadan atma tahminde bulunup büyük parsayı toplamıştı.
Karlı
bir kış sabahı, yirmi yıl önce olabilir, sevgili Yüksel Ülken,
ellerini ovuşturarak odaya girdi ve “dün akşam başıma ne geldi,
biliyor musunuz?” dedi. (O sıralar Yüksel ağabey İşletme
Fakültesi’nin Avcılar kampüsünda gece dersi veriyordu. “Ders bitti,
gece saat on bir, dışarı çıktım, arabamın anahtarını kilide soktum,
çevirdim ve anahtar kırıldı; birden paniğe kapılıp kelebek camını
kırmak için iri bir taş aramaya başladım; sonra birden aklıma geldi
ki kırılan anahtar aynı zamanda kontak anahtarı”. Daha ağabey sözünü
bitirmeden, odanın müdavimlerinden saf ve bakir Karadeniz çocuğu,
yani Türkçe’si su katılmadık “laz” olan Prof. Ali Özgüven lafa
ortadan girdi ve “aman Yükselcim, iyi ki kelebek camını kırmadın,
zaten oradan sığmazdın ki” demez mi? Tabii sevgili Ali, odada birden
patlayan kahkahalara bir anlam veremedi. Ancak Yüksel ağabeyin, Ali
alınmasın diye uzaktan kaşlarını kaldırarak bizleri susturmaya
çalıştığını dün gibi hatırlıyorum.
Ben
hemen yan odaya fırlayıp olayı sevgili Melih Aşık’a anlatmaya
giderken Yüksel ağabey kapı aralığında durdurdu ve “Ali’den söz
etme, ayıp olur, bir öğrenci de” diye tembihledi.
Ertesi
sabah yine bizim takım odada otururken Ali elinde Milliyet
gazetesinin Melih Aşık köşesi açık, fırtına gibi odaya girip, “bana
dün güldünüz ama bak öğrenci de aynı şeyi söylemiş” deyince, artık
patlayan kahkahaları Yüksel ağabey de durduramadı.
2)
Sevgili İdris Küçükömer de “halis (ve de tam çakal)” bir Karadeniz
çocuğu idi. Sık sık laz fıkralarıyla onu hem kızdırır, hem
güldürürdük. O aralar Boğaz’ın karşı yakasında oturduğundan ben de
bazen onu arabamla Karaköy vapur iskelesine bırakırdım. Bir
akşamüstü odanın kapısından yarım girerek (hep öyle girer ve bizlere
yakışıklı yüzünün ancak yarısını göstermiş olurdu.) “çıkarken haber
ver, sana takılacağım” dedi. Ben de “Ağabey, senin dahili telefon
numaran kaç idi” diye sorunca “ne bileyim, kendime telefon mu
ediyorum” diye mukabelede bulunur bulunmaz odada öyle bir kahkaha
patladı ki, sormayın. Ağabey o çakır yeşili gözleriyle söyle bir
baktı ve “bu kez de laz fıkrasını ben yarattım, değil mi” demek
zorunda kaldı.
3)
Fakülte anısı olur da Nusret’ten söz etmemek olabilir mi? O zaman
Dekan olan sevgili Esfender Korkmaz, Nusret Ekin ve ben Münih
Üniversitesi’nin davetlisi olarak Münih’teyiz. Başarılı genç bir
Türk işadamı bizleri orman içinde genellikle av etleri ikram eden
pahalıca bir lokantaya davet etti. Daha yemeğe başlamadan Nusret,
kaş göz işaretleriyle bizleri yönetmeye başladı. Maksadını ben hemen
anladım. “Adam bizi davet etti diye aşırı gitmeyin, burası pahalı
bir lokanta” demek istiyordu.
Her
neyse garson gelip siparişleri alırken, zaten bilmediği yemeklerden
hep kaçınan Nusret biraz da ucuz olsun diye ızgara piliç istedi.
Esfender ile ben de Nusret’in korkusundan davet sahibi ne
ısmarladıysa aynı yemeği talep ettik. Nusret kaşlarının üzerinden
bize “aferin” dermiş gibilerinden baktı ve yemekler geldi. Nusret’in
hayli mütevazı görünen tabağı yanında bizim şaşaalı tabaklardaki
yemekler adeta gözleri kamaştırıyordu. Nusret tabaklara şöyle bir
baktı ve “haram-ı zıkkım olsun” dedi. Tabii bizleri davet eden Türk
işadamının, artık aramızda şifre haline gelen nükte deyişlerini
bilmediğinden Nusret’in isyanına ağzı açık hayretle nasıl baktığını
hala unutamam.
Daha
fazla uzatmayayım. İktisat Fakültesi’nde anıdan bol ne var ki? Birer
müessese olan ünlü hocalarımız, bizi zamansız terk edip öbür dünyaya
göçen sevgili ağabeylerimiz ve arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, her
karşılaştığımızda kucaklaştığımız öğrencilerimiz ve mezunlarımız…
Karışık günler, sakin geçen dönemler ama hepsinin üstünde karşılıklı
saygı, sevgi ve bağlılık. Fakültemi seviyorum.
|