İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezun ve Mensupları Vakfı

  Vakıf Senedi
 E-Posta

 Önemli
web adresleri


 


ADRES :


Halaskargazi C.
No: 299-301
Kuran İş Merkezi
Kat: 2B
Şişli – İstanbul

Tel: 0212 343 20 50
 Faks: 0212 343 20 53


KROKİYİ GÖRMEK
İÇİN TIKLAYIN


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

Prof. Dr. Erdoğan Alkin'den birkaç anı
 

 

1) Merkez Binada bizim bloktan kovulmadan önce, benim oda, (hocaların deyişiyle “mavra” odası) bir tür Fakülte Kulübü niteliğindeydi. Ders aralarında, sabah erken, öğle tatilinde, akşamüstü, yani ne zaman boş olursa öğretim üyesi arkadaşlar, ne var ne yok diye şöyle bir odaya uğrarlar ve hızla “memleket kurtarma” tartışmalarına katılırlardı. Tabii bu arada futbol dedikoduları, fıkralar vs. de gırla giderdi. Hatta seçim dönemlerinde “seçim toto” dahi oynanırdı. Hiç aklımdan çıkmıyor, yakınlarda kaybettiğimiz can dostumuz Prof. Kamuran Pekiner ayağının tozuyla Amerika’dan döndüğünde seçimden bir gün önce kafadan atma tahminde bulunup büyük parsayı toplamıştı.

Karlı bir kış sabahı, yirmi yıl önce olabilir, sevgili Yüksel Ülken, ellerini ovuşturarak odaya girdi ve “dün akşam başıma ne geldi, biliyor musunuz?” dedi. (O sıralar Yüksel ağabey İşletme Fakültesi’nin Avcılar kampüsünda gece dersi veriyordu. “Ders bitti, gece saat on bir, dışarı çıktım, arabamın anahtarını kilide soktum, çevirdim ve anahtar kırıldı; birden paniğe kapılıp kelebek camını kırmak için iri bir taş aramaya başladım; sonra birden aklıma geldi ki kırılan anahtar aynı zamanda kontak anahtarı”. Daha ağabey sözünü bitirmeden, odanın müdavimlerinden saf ve bakir Karadeniz çocuğu, yani Türkçe’si su katılmadık “laz” olan Prof. Ali Özgüven lafa ortadan girdi ve “aman Yükselcim, iyi ki kelebek camını kırmadın, zaten oradan sığmazdın ki” demez mi? Tabii sevgili Ali, odada birden patlayan kahkahalara bir anlam veremedi. Ancak Yüksel ağabeyin, Ali alınmasın diye uzaktan kaşlarını kaldırarak bizleri susturmaya çalıştığını dün gibi hatırlıyorum.

Ben hemen yan odaya fırlayıp olayı sevgili Melih Aşık’a anlatmaya giderken Yüksel ağabey kapı aralığında durdurdu ve “Ali’den söz etme, ayıp olur, bir öğrenci de” diye tembihledi.

Ertesi sabah yine bizim takım odada otururken Ali elinde Milliyet gazetesinin Melih Aşık köşesi açık, fırtına gibi odaya girip, “bana dün güldünüz ama bak öğrenci de aynı şeyi söylemiş” deyince, artık patlayan kahkahaları Yüksel ağabey de durduramadı.

2) Sevgili İdris Küçükömer de “halis (ve de tam çakal)” bir Karadeniz çocuğu idi. Sık sık laz fıkralarıyla onu hem kızdırır, hem güldürürdük. O aralar Boğaz’ın karşı yakasında oturduğundan ben de bazen onu arabamla Karaköy vapur iskelesine bırakırdım. Bir akşamüstü odanın kapısından yarım girerek (hep öyle girer ve bizlere yakışıklı yüzünün ancak yarısını göstermiş olurdu.) “çıkarken haber ver, sana takılacağım” dedi. Ben de “Ağabey, senin dahili telefon numaran kaç idi” diye sorunca “ne bileyim, kendime telefon mu ediyorum” diye mukabelede bulunur bulunmaz odada öyle bir kahkaha patladı ki, sormayın. Ağabey o çakır yeşili gözleriyle söyle bir baktı ve “bu kez de laz fıkrasını ben yarattım, değil mi” demek zorunda kaldı.

3) Fakülte anısı olur da Nusret’ten söz etmemek olabilir mi? O zaman Dekan olan sevgili Esfender Korkmaz, Nusret Ekin ve ben Münih Üniversitesi’nin davetlisi olarak Münih’teyiz. Başarılı genç bir Türk işadamı bizleri orman içinde genellikle av etleri ikram eden pahalıca bir lokantaya davet etti. Daha yemeğe başlamadan Nusret, kaş göz işaretleriyle bizleri yönetmeye başladı. Maksadını ben hemen anladım. “Adam bizi davet etti diye aşırı gitmeyin, burası pahalı bir lokanta” demek istiyordu.

Her neyse garson gelip siparişleri alırken, zaten bilmediği yemeklerden hep kaçınan Nusret biraz da ucuz olsun diye ızgara piliç istedi. Esfender ile ben de Nusret’in korkusundan davet sahibi ne ısmarladıysa aynı yemeği talep ettik. Nusret kaşlarının üzerinden bize “aferin” dermiş gibilerinden baktı ve yemekler geldi. Nusret’in hayli mütevazı görünen tabağı yanında bizim şaşaalı tabaklardaki yemekler adeta gözleri kamaştırıyordu. Nusret tabaklara şöyle bir baktı ve “haram-ı zıkkım olsun” dedi. Tabii bizleri davet eden Türk işadamının, artık aramızda şifre haline gelen nükte deyişlerini bilmediğinden Nusret’in isyanına ağzı açık hayretle nasıl baktığını hala unutamam.

Daha fazla uzatmayayım. İktisat Fakültesi’nde anıdan bol ne var ki? Birer müessese olan ünlü hocalarımız, bizi zamansız terk edip öbür dünyaya göçen sevgili ağabeylerimiz ve arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, her karşılaştığımızda kucaklaştığımız öğrencilerimiz ve mezunlarımız… Karışık günler, sakin geçen dönemler ama hepsinin üstünde karşılıklı saygı, sevgi ve bağlılık. Fakültemi seviyorum.